Dergi Röportajı
Yapraklara can veren hattat: Mete Üge
İslam sanatının kalbi olan hat, mürekkep ve kamışın aşkını anlatır…
Picasso’nun “İşte gerçek resim bu! Benim varmak istediğim son noktayı, İslâm yazısı çoktan bulmuş.” dediği hat sanatının önemli isimlerinden hattat Mete Üge, yarım asırdır oturduğu Bahçelievler’de unutulmaya yüz tutmuş hat sanatıyla kuru yapraklara can veriyor…
Hattat Mete Üge, kamış ve mürekkeple 7 yaşında tanışmış. Ve tam 49 yıldır kamışla mürekkebin aşkına tanıklık ediyor. 51 yıldır Bahçelievler’de oturan Mete Üge, ‘yaşadığın yer ilhamındır’ sözünden yola çıkarak ağaçlarla dolu sokağında yapraklara hat sanatını icra ediyor. Ben ilçemizdeki ağaçlar ile büyüdüm. Birçoğu ile aynı yaşlardayım. Onlar benim sırtımı yaslayabilecek kadar güven duyduğum arkadaşlarım. Kuru yapraklara İslam sanatının kalbi olan hattı nakşeden Üge, deyim yerindeyse yapraklara can suyu veriyor! Bahçelievler’de kurduğu ‘insan atölyesi’nde ‘insanı kendi içinde kendi yolculuğuna çıkmasının bir yolu’ olarak tanımladığı hat sanatını konuştuk.
Sizi tanıyabilir miyiz?
1965 doğumluyum. 1969 yılından bu yana Bahçelievler’de yaşıyorum. Bu semtin çocuğuyum. Bu semtte büyüdüm, bu semtte ilkokula ve liseye gittim. Bu semtin ağaçları arasında gezdim. Bahçelerde ağaçlara tırmandım, komşuların bahçelerine girdim. Ağaç ile büyümek tabiatı ve ifadelerini öğrenmek. Yıllarca Teknoloji şirketlerinde yöneticilik yaptım. Emekli oldum ancak tecrübelerim sebebi ile büyük şirketlerde strateji ve süreç danışmanlığı yapıyorum. Mesleki olarak elektronik mühendisiyim. Bunlarla beraber 2 evlat babasıyım. Biri üniversitede akademisyen hoca, biri bu yıl diş hekimi olacak. Emekli olduktan sonra sanata daha fazla eğildim. Ustalarım meyve verme süremi emeklilik sonrasına yazmışlar. Sanatla yani kendimle daha fazla uğraşmaya başlayarak yolculuğa revan oldum.
“Allah aşkıyla sarhoş olan kişiler, gördükleri sanatta kalmaz; bu sanattan sanatı yaratana yol bulurlar.” Hz. Mevlâna
Hat elin üzerindeki el ile başlar “Dokunmak ruha derin ve engin sevgi ile temas”
Hat sanatının yanı sıra ahşap, sedef, taş oyma ve vitray sanatlarıyla da uğraşıyorsunuz. Tüm bu sanatlarla tanışmanız nasıl oldu?
1972 yılında annem İslam eserlerine merak saldı. Camilere daha çok gitmeye başladı. O zamanlar 7 yaşındayım. Annemle birlikte Türkiye’de görmediğimiz cami, müze, türbe kalmadı. O zamanlar gittiğiniz müze, cami ve türbe gibi yerlerde çocuk gibi yaramazlık yapamazsınız. Yapabileceğiniz tek şey var. Oturup dinlemek, duvarları, eserleri ve mimariyi seyretmek. Osmanlı ve Selçuklu’nun mimarisini seyretmek ben de hayranlık uyandırdı. Duvarlardaki çinilerin zarafeti, kitabelerde ne yazdığını merak etmek benim için çok büyük bir zevkti. Çocukluğumda bunları izlemek bende iz bırakmış. Gölüme ekilen tohumlar gibi, önceleri farkına varmadığım ancak daha sonra kabiliyetlerin habercileri oldular.
Babam bendeki kabiliyeti gördü ki, arkadaşı hattat Hamit Aytaç’ın yanına götürdü. Cağaloğlu’nda eski bir İş Hanına götürdü. Yürümekten basamakları aşınmış merdiven, burnuma gelen kâğıt kokusu inanılmaz bir his ile Arkadaşının Odasına girdik. Yanmış yağ ile silinmiş yer kaplaması tahta olan zemin.
Sıcak bir karşılama ile Derin ve içlerden sesleniyormuş gibi bakışları olan usta Hamit Amca, Babam kabiliyetim ile ilgi kendisine kısa bir bilgi verdi.
Hattat Hamit aytaç ustam bana ‘Hadi gel bakalım’ dedi. O ‘hadi gel bakalım’ sözü ancak çocuğun çocukluğu; ustanın da hoşgörüsüyle ancak mümkündür. Dizine oturttu ve ‘Hadi birlikte bir elif harfi çizelim’ dedi. Ben de ne kadar olduğunu düşündüm. Mürekkebe daldırdığım kamışı kâğıda yaklaştırdığımda rahmetli ustam Hamit Aytaç elini benim elimi üzerine koydu ve avucuyla kavradı. Aslında benim hat sanatıyla tanışma hikayem burada başladı. Hat elin üzerindeki el ile başlar. Ustamın eli elimin üstünde elif harfini nakşettik. Ustam sonra babama kabiliyetimin olduğunu söyledi. Daha sonra her fırsatta anemin tahta mandalarını söküp bıçakla sivriltip yazı yazmak için kullandım. Ama her fırsatta da annemden fırça yedim. Böyle başladı benim hat sanatı ile tanışmam.
El vardır eller üste,
Can vardan Candan üste
Eser vardır Mühellifinden içre…
Resim sanatı ile tanışmanız nasıl oldu?
Resim sanatıyla tanışmam ile karakalem ile başlar. Hat ustam Hamit Aytaç’la çalışmalarımın yanı sıra yazar ressam İsmet Kırdar’la tanıştım. Bağdatlıdır. Abdülkadir Geylani hazretlerinin soyundandır. İsmet Kırdar ustam bir gün babamın yanına geldiğinde elindeki çizimleri görünce; ‘Bunları sen mi yapıyorsun?’ dedim. Bir sanatkara ‘Bunları sen mi yapıyorsun?’ demek büyük bir hakarettir. Sence dedi. Bilmiyorum yaparken görmedim dedim. O zaman atölyeye gel dedi. O da Bahçelievler’de oturuyordu. Okul çıkışlarında yanına gittim. Çatı katı içerisinde İsmet ustama yamaklık yaptım. Dolayısıyla benim sanatla ilgili başlangıcım 2 önemli ustanın biri hattat Hamit Aytaç, diğeri ise İsmet Kırdar’ın ellerimi tutmasıyla başladı. İsmet hocamın yanında resmi, çizmeyi, sözleri, insanların duruşlarına ve ahvallerine göre karakter analizlerini resme yansıtmayı öğrendim. Resim ve hat böylece birleşti. Aslında bu yeteneğim genlerle de alakalı. Annem dikiş ve tasarımda çok iyiydi. Babam ise resim de çok iyiydi.
Baba sanatın merkezi idi. Ailemizin ağacı ve bizlerde dalları gibiydik.
Hat sanatıyla uğraşmak insana neler kazandırır?
Nefes kontrolü, nefsin terbiyesini başlatır.
Hat sanatıyla uğraşmak insana neler katar konusunu birkaç noktada işlemek lazım. Birincisi insanın nefesini tutması. İnsanın nefesini tutması öfkesini kontrol etmesini sağlar. Nefesini tutarsanız konuşmazsınız, nefesinizi dışarı vermezseniz bağıramazsınız. O yüzden sakinliği öğrenirsiniz. O yüzden hattatlar uzun yaşar derler nefesi az alıp verdikleri için… Nefesi kontrol etmek vücudun hareketlerini kontrol etmek anlamındadır. Kâğıt ile kalemin buluşması ise akıl ile gönlün yan yana gelmesidir. Siz mürekkebi aldığınızda kâğıtta ne kadar yazı yazacaksanız veya hangi harfi yazacaksanız o kadar mürekkebi kaleme yüklersiniz. Mürekkebi yükleme yazacağınız harf kadardır. Bu da insanlara kapasitesinin üzerinde yük yüklememeyi öğretir.
Yazı mahluku İnsan eder. Ritüeli öğretir. Yazıyı yazabilmeniz için bir kamışa ihtiyacınız var. Kamışı ham haliyle yazı için kullanamazsanız. İnsan da böyledir. Ham haliyle bir şey öğretemezsiniz. Bir insanı belli bir süre ortamda bırakmanız lazım. Ortamdaki bırakmanızın ardından kalemin bir usta tarafından açılması gerekir. Açılma demek insanın eğitimi demektir. Bir kalemin açılması parmaktaki boğum kadardır. Demek ki her şeyin bir ölçüsü var. Ve o kalem açıldığında iş bitmez. Kemiğin üzerine koyarak ağzının bir açı doğrultusunda kesilmesi gerekir. Buna kat denir. Daha sonra aradan da bir dilim açması gerekir. Buna da şat denir. Çünkü mürekkep kalemi bastırdığınız yerden aradan aşağıya süzülerek akması gerekir. Hattatın da bütün hareketleri bir ritüeldir. Ve bu ritüeli okumak gerekir. Adam olmanın sanatı, o işi yaparken ilmini öğrenmeyle başlar. Çünkü orada kesilen kalem değildir. Talebenin yapamayacağı kabiliyetleridir. Düzeltilmiş olan yerleri ise ustanın vermiş olduğu ilme göre yapması gereken metotlardır. Hat insanı kendi içinde kendi yolculuğuna çıkmasının bir yoludur.
Allah’ın esmasını yazmak beni çok etkiler
Çünkü Allah C.C Hu Ademi Yarattıktan sonra Ademe Esmaları öğretti. Esmaları yazmak öğrenmek gibidir. Ademi anlamak, yaradanı hissetmek….
Sizi en çok etkileyen eseriniz hangisi?
Bir eseri ortaya çıkartabilmek için mutlaka ve mutlaka sizde bir şeyin doğması gerekir. Sizden önce biri ıspanaklı börek yaptığı için onu tekrar edip böreği yaparsınız. Sanatkarda da bu iş böyle değildir. Sanatkarda önce bir ilham gelmesi gerekir. İlham gelmesi için insanda bir duygu oluşması gerekir. Duyguların hareket etmesi dışarıya çıkacak olan düşüncelerin esere dönüşmesidir. Bir gün yolda yürürken manolya yaprağının kaldırımın kenarında sallandığını gördüm. Yaprağı aldım. Yaprağın üstündeki renk, aynı hatta kullandığım armudi renkteydi. Üstünde güneşin izleri benim sıkıntılarımı yansıtıyordu. Yaprağı aldım ve atölyeme geldim. O yaprağın üzerine Allah’ın isimlerini yazdım. 3,5 ay sürdü. 3,5 ay sonra o sıkıntılarım da kalmadı. Ve her isimde Allah’ın o güzel isimlerini yazdıkça bir şey öğrendim. Niye sıkılıyorsun ki, yaradan çözümü de beraberinde zaten vermiş. İşte bu eserim beni çok etkiler. Allah’ın esmasını yazmak beni çok etkiler. Eseri yapmak işte sizin o andaki ruh halinizle ilgili. Hatıraları çiziyorum, gönlüme yansıyanları çiziyorum. İnsanoğlu fotoğraf makinesi gibidir, gönlüne yansıyanları basar ve eser olarak ortaya çıkarır. Sanatçının fiili eseridir.
Dünyada bir ilk olan Selamsız’daki Selami Ali Efendi Tekkesi Cami’nin mihrabındaki iki kanatlı taş Vitray oyması hakkında bilgi verir misiniz?
Selamsız’daki Selami Ali Efendi Tekkesi’nin bahçesinde ismini bildiğimiz iki önemli zat var. Biri Kâtip Çelebi diğeri ise Ali Köstendilli Efendimizdir. Aynı zamanda Nureddin Cerrahi hazretlerinin de hocasıdır ve türbe-i şerifi de oradadır. Tekkenin 2010’lu yıllarında imarı ile ilgili izin istendi ve bir küçük cami yapımına başlandı. Cami hem dönemi anlatacak hem de kendini ifade edebilecek bir tarzda olacak. Cami yapıldığında caminin mihrap kısmında içli ve dışlı vitray düşünüldü. Malum Osmanlı ve Selçukluda camilerin üst pencere kısımları vitraylıdır. Ama genelde vitrayları alçı ile yaparlar küçük camların üzerine motive ederler. Camlara göre de ışığın renkli kırılımlarını içeri alırlar. Görselliktir bu. Biz mihrapların sağ ve sol kısımlarında Allah’ın isimi ve peygamberimizin ismini görürüz. Bunu nasıl nakşedebiliriz diye çalışmaya başladım. Küfeti taşından yapmaya karar verdim. Pınarhisar’da çıkan ecdadımızın camilerde kullandığı taştır. İlk çıktığında yumuşaktır ama yıllar geçtikçe sertleşir. Her biri 700 kilo civarında olan taşlardan birine Kelime-i Tevhid’i La ilahe illallah nakşettim. Karşısına ise Muhammedür-Resulûllah nakşettim. 1’inci plakanın bitmesi 8 ay sürdü. 2’nci plakayı yapmam ise 4 ay sürdü. Ben haftada 60 saat çalışıp 1.5 ton taş oydum. Eseri 1 yılda bitirdim ve kendim yerine koydum. Ben Peygamberimizin ismini tek parça koydum. Küçük küçük parçaları koyarak okunmaz halde bırakmadım. Peygamberimiz yegâne tektir. O yüzden yegâne teki yegâne tek parçadan kesersiniz. Ben de öyle yaptım. Renkleri de biri koyu lacivert biri de kırmızıdır. Lacivert tevhidi, kırmızı ise aşkı verir. Böylece peygamberimiz ile Allah arasındaki aşkı da dile getirdik.
Sanatta duygularınızla yoğunlaşırsınız. Aşk varsa sanat vardır. Aşk yoksa sanat yoktur…
Allah’ın esirine Allah’ın sözleri
Neden yaprak?
Ben taşa da, tenekeye de, cama da her şeye hat nakşediyorum. Yağmur suyu normal sudan daha farklıdır ve maddeleri daha da yumuşatır. Bir sonbahar günü yağmurda ıslanan çınar ağacı yaprağı gördüğümde inanılmaz güzel bir renk ve parlaklık vardı üzerinde. Acaba bunun üzerine bir şey yapabilir miyim diye düşündüm. Sonra da annem aklıma geldi. Rahmetli annem Kur’an-ı Kerim okurken nerede kaldığını tekrar bulabilmek için sayfanın arasına gül yaprağı koyardı. Neden gül yaprağı diye sorduğumda ise ‘Kur’an-ı Kerim’i açtığım zaman Peygamberimizin kokusu gelsin diye’ derdi. Kulağım ve gözüm yaprağı bu anılarda yakalamış. Annemden gördüğümü yıllar sonra yerde gördüğüm yaprakla birleştirdim. Çükü insanoğlu gördüklerini unutmaz. Yağmurda ıslanmış çınar yaprağını getirdim ve iki defterin arasına koydum. 6 ay sonra yaprağı aldım ve bakmaya başladım. Rengi benim tenimin rengine benziyor. İnsan teninin rengine en yakın dokuya sahiptir yaprak. Sonra Allah ile Peygamberimizi istifleyerek ilk hu nakşimi yaptım. Çınar yaprağı ecdadım Osmanlı’nın yaprağı. Çınar Osmanlı’nın sembolü, Osman Gazi’nin rüyasında gördüğü göğsünden çıkan ağaç… Çınar ağacının 4 özelliği vardır. Birincisi ağacın görünmeyen bir tarafı köküdür. Kök hayallerdir. İkincisi ise gövdedir. 3’üncüsü ise daldır. 4’üncüsü ise yapraktır. Yani semavatın yani hakikatin görünmeyen ahiretin gelişi dallarla beraber gövde olarak ortaya çıktığında dalı verdikten sonra yaprak olarak dile gelmesidir. Buradaki hikâye, gaybın madde haline geçişi… Çınar ağacı yaprağı el gibidir. 5 çıkıntısı vardır. Ve tuttuğunuz zaman göğe açılmış ellerdir. Biz dua eden ellere Allah’ın güzel sözlerini yazıyoruz. Allah’ın esirine Allah’ın sözlerini yazıyoruz.
Sanat da teknoloji gibi ileri gitmek zorunda mı?
Hattat ders aldığında ecdadın verdiği eğitimi öğrenir.. Ama bunun üzerine bir ilerleme yapması gerekir. Sanatkârlar sadece markayı yaşatır. Fakat bunu ileri götürmemiz lazım. Sanat da teknoloji gibi ileri gitmek zorundadır. Asli olan kalıntılarını bırakmadan sanatı ilerletmemiz lazım. İlerletmek o sanat üzerinde yapılabilecekler için zihinleri açmamız lazım.
Sanatınızı öğrettiğiniz birileri var mı?
Emaneti veren emaneti alacak olanı gönderir. Benim bununla ilgili bir kaygım ve acelem yok. Çünkü kabiliyet benden değil ki kabiliyet Allah’tan…
Bu bir emanettir. Emaneti ehline vermek için beklerim ben.
Zorla olmaz. Zorla da kimseye anlatmam. Deneyenler var. Sabahın 4-5’in de gelenler var. Gerçekten bu sanatı öğrenmek isteyen biriyle karşılaştığınızda israf etmez. Çünkü zamanı israf etmemek önemlidir. Ünlüler geliyor. Dünyalığını yapmış. Boş zamanını değerlendirmek istiyor. Bana geldiklerinde diyorum ki bana gelmeyin benden öğreneceğiniz hiçbir şey yok diyorum. Birilerine ders vermek o insanı masaya oturtup illa bilgi anlatmak değildir. Hayat da bir derstir.
Günün birinde emaneti almaya gelecek kişi kimse, ben onu bekleyen kişiyim. Benim gönlümün emaneti alacak kişi ile bir olması lazım. Bu iş sevmek ve muhabbetle olur. Yoksa olmaz. Ben hat ile değil, hayat ile insan ile uğraşıyorum. Çünkü benim eğip bükmek istediğim yer adamın eli değil ki… Ben bu işi beğenerek yapıyorum. Ben bu işe aşığım.
Hat sanatını bir cümle ile anlatır mısınız?
Sen beni sözle duymadın, gözünle görmen için yazıyla göründüm sana…
Ben kendime çırak değil yamak arıyorum
Ben kendime yamak arıyorum, çırak aramıyorum. Çünkü bizler yamağın ne olduğunu unuttuk. Yamak dinleyen ve seyredendir. Çırak ise yavaş yavaş getir, götür ve bunu şuraya koy gibi talimat alandır. Ama yamağa bunlar yaptırılmaz. Bir misafir gibidir esasında evlat gibidir. Aynı annenin bebeği gibidir. Yerleri süpür onu yap demek olmaz. Öğretmeden bir şeyler istemek kişileri kaçırır.
Taşa yumuşak ol dedim
Selâmsız’daki Selami Ali Efendi Tekkesi Cami’nin mihrabındaki iki kanatlı taş oyması için 1 yıl çalıştım. Akşam işten gelip gece yarılarına kadar taş oydum. Hangi teknolojik aleti kullandıysam işi hızlandıramadım. Klasik metot çalıştım. Bir keski ve lastik takoz çekiç. Çekici hızlı vurursam kırılıyor yavaş vurursam sistematik olarak kendini bırakıyor. Ben çekici vurdukça taş da inat ediyor. Ben bu taş vitrayı yaparken vertigo oldum. Ustam Ömer Tuğrul İnançer’e dert yandım. Taş vitrayı yetiştiremediğimi söyledim. Ustam da bana, ‘Sen taşa yumuşak ol diyor musun?. Taşa diyeceksin ki, sana Hz. Peygamberin ismini nakşediyorum yumuşak ol diyeceksin’ dedi. Hemen eve geldim. Taşın üzerine elimi koydum ve şöyle dedim:
‘Ben bunca zaman seni oymaya çalıştım ve seninle kavga ettim. Hz. Peygamberin ismini oyacağız buraya. Yumuşak olur musun?’ dedim.
Allah, peygamberimize ‘Kâinatı senin için yarattım ya Muhammed’ diyor. Onun için yarattıysa onun ismi olmadan neye başlamışım ben. İşte bunu 8 ay sonra öğrendim. Her işin başında onun adını anmak lazım. Salavatı getirmeden bir işe başlanmaz. Kâinat onun için yaratılmış. Neyiz ki biz… İşte burası benim en zayıf noktam. 2’nci plakayı yapmam 4 ay sürdü. Allah, Hz. Davut için ‘Biz demire yumuşak ol dedik. Hz. İbrahim için ise biz ateşe serin ol dedik’ diyor.
Siz dua edersiniz, ama duanın da gönder tuşu var. Gönder tuşu ise salavattır. Duanız peygamberimizin adını anmadan gitmez. Peygamberimize selam vermezseniz duanız askıda kalır. Selamı vermek enter tuşuna basmak demektir. Selamı verince duanız hedefe gider. İşte biz bunu unutuyoruz.
Her gün temizlik görevlileri yaprakları süpürmeden yaprakları toplarım
Bahçelievler’de bol miktarda ağaç vardır. Ben de ağaçların altında yaprakları toplarım. Mahalleli de bunu öğrendi, yaprak toplayıp bana getiriyor. Belediye temizlik görevlileri burada rahat ediyor, çünkü yerlerde yaprak kalmıyor. Her gün saat 5’te temizlik görevlileri gelmeden benim yaprakları seçmem lazım. Geçen günlerde eski bir ıhlamur ağacı yaprağı buldum. Ihlamur yaprağı üzerine de ‘La galibe Allah’ (Allah’tan başka galip yok) yazdım.
Birbirimize karşı olan muhabbetimizi kaybettik
Türkiye’dekiler veya başka bir coğrafyadan göçüp gelenler hiç fark etmiyor. Buranın havasını suyunu insanına dokunanlar birlikte yaşayanlar hepsi özeldir. Onların attığı çöp de özeldir. Onların değdiği ağaçlar da insanlar da özeldir. Kaybettiğimiz tek bir şey var. Birbirimize karşı olan muhabbetimizi kaybettik. Çünkü o muhabbetin arkasındaki sevgiyi unuttuk. İşte o sevgi bizi biz yapan değer. Samimiyet muhabbet selam verme, selamın arkasından nasılsın demek biz bunu unuttuk. Sanatçıya düşen görev de toplumun farklı düşüncelerini ortak noktada toplamaktır. Hattı yaprağa nakşedersiniz ama ona bir ressam da bakar keyif alır bir şair de gidip bakar keyif alır. Hat ile hiç alakası olmayan biri de bakar keyif alır. Hepimizin toplumun bir araya gelmesi için bir şeyler yapmalıyız. Bizim her şeyimiz var. Her şeyden öte gönlümüz de aşk var. Güneşin eksik olmadığı bir ülkedeyiz biz. Her ne kadar Allah bizi ağlatsa da mutlaka bir yerden bir ferahlık verir. Hiçbir ülkede böyle bir özellik yok. Ülkece dertlerimiz var, kiriz oldu diyoruz. Ama bir bakıyoruz tekrardan ayağa kalkmışız. İçinde umudu olan aşkı olan kişileriz. Hangi takımı tuttuğu beni ilgilendirmiyor, benim için insan olması ilgilendiriyor. Bizim bir olmamız gerekiyor. O birliğin içinde sanatı da beraber yapacağız. Çünkü biz bir yap-bozun parçalarıyız. Biz Türkiye olarak büyük bir aileyiz…
Yorum Yok